Deniz seviyesini takriben 20 metre daha yukarıdan görmeye başladığımda ( bu bir metro yolculuğu, hatırla ) mimarinin nasıl değiştiğine hayretle bakıyorum. Birbirine sadece beton harcı ile bağlanmış ve çarpık görünen hanlar, birbirlerine ulandığında esrarengiz bir anlam kazanıyor. Olabildiğince yapay ve her tonuyla maviler, sarılar, kahverengiler; birinin çatısı - diğerinin balkonu olmuş binalar, bunlar bir araya geldiğinde duyduğunuz hayalet şehir ruhiyesi, herşey ama herşey nasıl da birbini tamamlıyor.
Olabildiğince detay görmeye çalışıyorum. İlk önce ve mutlaka rüzgarsız iklime inat kurumaya çalışan iç çamaşırları. Renk hep bir beyaz. Çünkü en mahrem yerimiz bizim için her zaman masumdur. Kirlenmiş kalplerimizi göstermektense arkasına sığındığımız bu renk, bana hep yalanı çağrıştırıyor. Üstelik iç giysiler ile hayat arasında kurulan köprüde sadece bir kırmızı renk görüyorum. Kalbimden geçmeyen her beyaz kendini kırmızıya tamamlıyor. Bir gün herşey kırmızı olacak.
Sonra üst giysiler, beyaza inat rengarenk. Hepsi hala iyi mi kötü mü olduğunu ancak tamamlandığında bilebileceğimiz bir sonraki güne hazırlanıyorlar. Eşyayla insan arasında nasıl olduğundan çok nasıl görünmek istediğimizle ilgili bir bağlantı var. Dolayısıyla neleri sakladığımızın işareti. Bir insanın sadece kıyafetlerine, renk tercihlerine bakarak bütün bunları görmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Ne de olsa akıl sistematiğimiz düşüncelerimize, düşüncelerimiz davranışımıza ve davranışlarımız kendimize dönüşüyor. Bağlantım kıyafetim!
Sonra elbette sokaklar. Kitabi cümlelerdeki gibi daracık sokaklar demek istemiyorum. Çünkü ülkemde aslına bakarsanız dar olmayan sokak sayısı bir elin parmağını geçmiyor. Beni ilgilendiren öyküler. O sokaklarda yaşanan bakışmalar, sokak kavgaları, küçük adamların büyük asker kınaları, dedikodular ve daha bir sürüsü.
Çoğu zaman o sokağın en eski taşlarından birine dokunduğumda bütün öyküleri zihnime toplayabileceğime inanırım, camiler hariç. Cami taşlarına dokunduğumda bir ateist olmakla beraber hep huzur ve hayal hedeflerimin ( çünkü hangisi karar veremiyorum.!)gerçekleşmesi için dua ederken buluyorum kendimi. İçinde cami olmayan bir mahallede büyümüş biri olarak camilerle bu hayali ilişkim beni düşündürmüyor değil. Sanırım hepimizin sonunda inanacak birşeye ihtiyacı var bu bir elma dahi olsa!
Yol boyunca gördüğüm tek bir cami yoktu.Şimdi düşününce tek bir insan bile anımsamıyorum bu caddelerde. Bu da insanlardan çok öykülerini önemsediğimi doğruluyor. Aslında bir sır arıyorum galiba. O sırra kavuştuğumda taibatın renkleri, huzur, iç sesler hepsi bir arada. Bunu sokakta arıyorum.
Bir an için metronun içine çeviriyorum yüzümü. İlk gördüğüm kenarları kahverengi kendisi beyaz bir mendil. Bunlar ki aylarca hep bir hazla ütülediğim mendiller.. Tanıyorum. Babam diyorum, sus!
Sahi, ben o sokaklardan geçtim miydi hiç?